5 Şubat 2009 Perşembe

Gönül



Eski zamanlardan birinde, Çinli ve Rum ressamlar, “Resim sanatında dünyada en üstün biziz” diye övünüyorlardı. Onların bu iddiasını duyan adil bir hükümdar her iki milleti de huzuruna çağırıp şöyle dedi:“Sizi imtihan edeceğim, bakalım hanginizin dediği doğru.”Ve bir perdeyle ikiye böldüğü büyük bir salonun bir ta­ra­fını Çinli ressamlara, diğer tarafını Rum ressamlara verdi. Her iki milletin ressamlarına da kendi bölümlerinde çalışıp eserlerini sergi­lemele­rini emretti.
Çinliler resim yaptı, Rumlar cilaladıÇinliler de Rum diyarının ressamları da hazırlanıp çalış­maya başladılar.Çinliler, hükümdardan yüz türlü boya isteyip aldılar ve onlarla çeşitli resimler, süsler yapıp salonun kendilerine ay­rılan bölümünü rengarenk şekillerle, çeşit çeşit çiçek tasvirleriyle donattılar.Rum ressamlar ise sadece duvarları cilalayıp durdular. Sonuçta kendilerine ayrılan bölümün duvarları pırıl pırıl parlayan, gökyüzü gibi berrak bir ayna haline geldi.Her iki taraf da kazanacaklarından emin oldukları halde hükümdara işlerinin bittiğini, sergiyi gezebileceğini bildirdi­ler.Hükümdar geldi ve önce Çinli ressamların süsledikleri bölüme girdi. Yapılanlar fevkalade şeylerdi. Çinliler, bütün renk tonlarının fark edildiği harika resimler çizmiş, boyalı tablolarla her tarafı donatmışlardı.Çinli ressamların eserlerini takdir eden ve onlara hedi­yeler veren hükümdar, daha sonra Rum ressamların bölü­müne doğru ilerledi.
Bütün güzellikleri yansıtan resimTam bu sırada bir Rum ressam, salonu ikiye bölen per­deyi açtı. Perdenin kalkmasıyla Çinli ressamların yaptık­ları re­simler ve oradaki bütün ihtişam, bu bölümün cila­lanmış ay­nalar halindeki duvarlarında yansıdı. Orada olan her şey bu­rada da, üstelik daha parlak ve daha güzel bir biçimde görü­nüyordu. Ayrıca hükümdar, bütün bu güzel­likler arasında kendini de seyrediyordu.Rum ressamların çalıştıkları bölüm, hükümdarın gözle­rini kamaştırdı. Salondaki tüm güzellikle birlikte kendi güzelliğini de yansıtan bu bölümü hükümdar daha anlamlı buldu ve daha çok beğendi. Böylece Rum diyarının res­samları bu imtihanı kazandılar ve hükümdardan daha çok hediye ve takdire mazhar oldular.
Gönül ve dış dünya arasındaki perdeMevlânâ bu hikayeyi anlattıktan sonra şöyle der: “Herkes güzellik ve cazibe davasındadır; ölüm ise mi­henk taşıdır.”Beden, gönülle dış dünya arasında perdedir. Ölümle bu perde kalktığında, kim gönlünü Allah’ın isim ve sıfatlarıyla beraber, onların cilvesi olan güzellikleri yansıtacak bir ayna haline getirmişse o kazanacaktır.“Gönül arsasının ucu-bucağı yoktur, cihan orada kaybo­lur. Derya gibi olan o gönül, acaba kimin parlak göğsünde­dir?”

12 Ocak 2009 Pazartesi

" ................................."








Bilmecenin döngüsünde savrulan arayışlarla çakışıyor, gizli kalmış arzuların kirli yansımaları. Kapılarda takılıp, anahtarsız ceplerini yoklayan zavallıların gözlerinde saydamlaşıyor oyunlar. Timsahların gülümsemesine gizlenen tilkinin sureti, dünyanın her yerinde sonsuzluğu karartan bilgelik. Ben, Sen, O... Ne farkeder kim olduğu? Çoğul hikayelerin içinde dolanan ruhlarımızın oyunları teklikle bütünleşip anlamlanıyor düşler koridorlarında. Tüketiyor gözlerindeki siyah merceklerin varlığına anlam katabilen yalnızlık, tükeniyor ruhundaki aynaya bakmaktan korkan kayıplık. Aranılan ile bulunanın aynılığına kavuşan tek bir ruh varoluşunu tamamlayamamışken, ışık haline getirilen esaretlerle sevişiyoruz, karanlık sonlarımızda. Silinmez mürekkebin yazgısı alınlarına yazılan kader kurbanları, sonsuz kandırmacayla avutulurken, kimsesizliğin oltasına takılıyor balıklar.

11 Ocak 2009 Pazar

Aşkın Vav Hali


"İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır. İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür. Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır. Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları. Manayı bilmeyenler vav diyemez vay der. Buna anlamca vaveyla denir. Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir."


Ey aşkın binbir başlı vav hali
Ey sonsuz kavram
Gaflet vaktinde Gel gönlümün üstüne
Usta bir hattatım ben
Aşkı çizerim mekânlara
Aşk sığmaz ki bu ummana
Vav olur gözlerimiz
Bürünürüz canlara
Bir seyyah gibi
Gelip göçen, göçüp giden
Bu mekândan mekân’a
Demem o ki
Tarifini yapamam ben imkâna
Bir hattatım
Zamana vav çizmekteyim
Hilalin dolunaya
Dolunayın hilale dönüştüğü zamana
Ve mahlukat
Nefes nefes aşk çekerken Mevla’ya
Üstümde aşk kokusu var
Yaşadıkça beni yontar
Ve benzetir insana
Elimde vav
Gönlümde vav
Gözümde vav
Dem dem vav kesilirim
Beni insan yapana
Ey kalbimden geçeni bilen Allah’ım
“Kulum” de kâfi bana
İster nârına garket İster nuruna
Alıntıdır...

6 Ocak 2009 Salı

................





Cahillik kötü bir şey olarak gözüksede, gösterilsede ben cahilliğe ve cahillere çok saygı duyuyorum...


Cahiller olmasa, hangi ayna sana kusurlarını gösterebilirdi ki sorgulayan biryüz ve beyin için?


Cahiller olmasa, sana hangi el uzanırdı, hngi göz üzerine çevrilebilirdi, bulunduğun durumdan kurtulman için?


Cahillik tek fener, bilgiye giden yolda...

1 Ocak 2009 Perşembe

NOELİMİZ MÜBAREK OLSUN!!!


NOELİMİZ MÜBAREK OLSUN!!!

28 Aralık 2008 Pazar

Adem ile Havva

Bazen düşünüyorum da bir bayanın saptırması, erkeğin ona uyması yüzünden mi dünya almeine sepetlendik diye... Ama aklım ve zekam bunu kabul etmiyor.. Neyi mi kabul ediyor??

Doğrusu ile yanlışı ile düşüncelerim :

Allah katından geliyorsak eğer bu dünyaya, Allah katında zaman kavramı bizim boyutumuzdaki gibi işlemiyorsa... Yaratılış her an olmakta, her yaratılmış için dünya vehim ile dolu bir yer olarak sunulmakta bize...

Unutmayalım ki Allah ayetinde : Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.(2-30)

Bu ayet benim belkide tüm düşüncelerimi değiştiren ayettir.. Melekler akıl verircesine Allah'a bizim bozgunculuk yapacağımızdan bahsetmişler...aslında hala da bahsediyorlar, O an sürekli yaşanıyorcasına kulağıma geliyor...Konudan saptık biraz..Yani ortada bir cennet kavramı yok, yeryüzünden bu dünyadan bahsediliyor, ve burası cennet olarak nitelendiriliyor, taki Vehim duygusu verilene kadar Ademeoğluna, Vehim duygusuna gelince, işte o da şuan tüm insanlığın yaşadığı duygu, bu duygudan kendisini kurtaran zatlara ermiş, nirvana ya ulaşmış diyorlar..Peki bu duygu nedir??
Bu duygu tamamıyle sürekli deprosyon halidir, kasteddiğim deprosyon , sadece arabesk yaşam değil, aksine çok mutlu olmayı da kapsamaktadır... Çünkü varolmayan metalara karşı içimizde oluşturduğumuz putlar, onları var gösterip, hedef haline getirerek, An duygusundan ve insanlığın asıl özü olan düşünmeden bir hayli uzaklaştırıyor, bazılarımız diyor ki ben o boş dediğin metalar içinde düşünüyorum, kafa patlatıyorum... Bizimde cevabımız zaten var olmayan bir işe çaba sarf etmek, düşünmek.. düşündüğün manasına gelmez....

Allah bana dünya katında veli olan bir kulu tanışma fırsatını vermişti geçen yıllarda, bir salaş lokantadaya girmiştik k.bakkalköy civarlarında ve ortaya çok güzel yemekler söylemişti, sonrada işte dünya bu demişti, ben içimden hayda adam ne diyo lan demiştim, ardından söylediği bir kaç kelime yüzümün kızarmasına neden olmuştu, sarfettiği sözler ise :" Acelici olmamak gerek, sabır verilene sabır, işte dünya böyle güzellikler ile geliyor önümüze, hayatımızı idama ettirecekleri vucud aldıktan sonra dünyanin geri kalanını da WC de görüyoruz... Çabalayıp hırslandığımız, öz değerlerimizi bir yana bırakıp var olmayanlara koştuğumuz anlarda da belki o iş esnasında fani olmayan birkaç şey dışında hepsi lağam gibi dünyanın oyununa dökülüp gidiyor.." Çok sordum, ne için çabalamak lazım ya da ne için çabalamamak, ama hala bir çözüm bulamadım... Bazen diyorum " Allah tan Belanı mı istiyorsun diye" ...

Ama yıllardır hep aklımda , ve ön işlemler arasında "ben bu iş için yaratılmadım, peki ne yapmalıyım" sorusu, başlangıcı belli olan fakat kaç devir atacağını bilmediğim bir do while döngüsünde devam ediyor...

İşin özü, dünya da İYİ VE KÖTÜ diye bir kavramın olmadığını kabullenmekten geçer diyorlar, ama nasıl...

26 Aralık 2008 Cuma

Cenabetlik ve Güsül






Maddî temizlik aracı olan ibadetlerimizin ikincisi gusül, yani boy abdestidir. Gusül, ibadet niyetiyle bütün vücudun baştan ayağa yıkanması demektir. İslam dîninde, cinsel ilişki veya boşalmadan sonra, kadın ve erkeğin boy abdesti alması zorunludur.

Yıkanmanın dînî bir gereklilik olması, medeniyet tarihimizde temizlik ve su kültürümüzün olağanüstü gelişmesini sağlamıştır. Evlerdeki banyo imkânlarının kısıtlı olduğu devirlerde hamamların ne kadar önem taşıdığı açıktır. Tarihimizde yerleşim bölgelerinde yapılaşma sırasında önce hamam ve câmi gibi genel hizmet binaları inşa edilirdi. Orduların seferlerinde, bir yerde konaklanacağı zaman ilk önce seyyar hamam çadırları kurulurdu.

Guslün yani tepeden tırnağa yıkanmanın beden sağlığı bakımından önemi bellidir. Bu sebeple, cünüp olanlar, âdet ve loğusalık halleri sona eren hanımlar için zorunlu olan gusül, bu durumların dışında haftada bir Cuma günleri için sünnet kılınmıştır, yani makbul ve sevaplı bir hareket sayılmıştır. Abdest üzerine abdest, gusül üzerine gusül nur üzere nur (nûrun alâ nûr)dur.

Boy abdestinin iç anlamıyla ilgili yorumlardan birisi şudur: Cinsel ilişki esnasında insan, yaradılış gereği, maddî zevklere, bedenî hazlara dalar. Bu doğal olmakla beraber, insan hayatının yegâne amacı maddî "haz" değildir. Cinsel haz, neslin devamı için bir araçtır. Orada takılıp kalan bir kişi insanın rûhî-mânevî yönünü gözardı etmiş olur. O haz sebebiyle nefsin kirlenmesi söz konusudur. Kirlenen nefs "yukarı âlem"e ilgi duymaz.

Uzun süre kendisini tamamıyla mânevî hayata veren bir kimsenin, âniden dünyevî hayata yönelmesi uyumsuzluğa yol açtığı gibi, bütünüyle bedenî ve dünyevî zevklere dalan kimsenin birden bire mânevî ve rûhânî hayata yönelmesi de aynı şekilde uyumsuzluğa yol açabilir. Bundan dolayı, bu geçişlerin tedricî olarak yapılması gerekir. Abdest ve boy abdesti, bu geçişleri düzenlemekte ve kolaylaştırmakta bir aracı olur.

Bayılan veya fenalaşan bir kimsenin su ile serinletilerek kendine gelmesi gibi, cinsel ilişki sırasında kendinden geçen, ruhun etkisinden uzaklaşan kişi de yıkanarak tekrar kendine döner, mânevî âleme yönelmeye uygun hale gelir.

Âşikârdır ki, cinsel ilişkiden veya ihtilâm olduktan sonra yapılan banyo, sadece manevî bakımdan değil, bedenen de faydalıdır. Vücuttaki gerilim ve gevşemeden sonra yıkanmak insanı dinlendirir, yorgunluğu giderir ve dinçleştirir.

Muhyiddin İbnü'l-Arabî (ö.638/1240) Fusûsu'l-Hıkem adlı kitabının son bölümünde, boy abdesti konusunda ilgi çekici bir yorum yapar. Hz. Peygamber'in " Bana dünyadan üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve gözümün nûru olan namaz." 2 anlamındaki hadîsini açıklarken şu düşüncelere yer verir: İnsan dahil her şey Hakk'ın tecellisidir. O bakımdan insanın bir kimseyi sevmesi, gerçekte aslını sevmesi demektir. Esasen en çok sevilmesi gereken Allah'tır.

Hadisteki ifadeye göre, Allah'ın sevdirmesi ile erkek kadına veya kadın erkeğe ilgi duyacaktır. Bu sevginin son noktası kavuşmadır. Maddî ve bedenî unsur söz konusu olunca kavuşmanın nihayeti cinsel yakınlaşmadır. İşte kadın erkeği, erkek kadını sevip, her ikisi de sonunda cinsî birleşmeyi istedikleri için, boşalma sırasında şehvet duygusu bütün vücutlarına yayılır; böylece âdeta erkek kadının, kadın erkeğin bedeninde ve şehvet duygusunda fâni olurlar.

Cinsel haz bütün vücûdu sardığından dolayı, gusül sırasında tepeden tırnağa yıkanmak farz olmuştur. Erkek ve kadın bu duyguyu birlikte paylaştıkları için her ikisinin de temizlenmesi gerekir. Allah kulları üzerinde gayyurdur, yani onların ne şekilde olursa olsun kendisinden başkasına yönelmesinden hoşlanmaz. Bu bir ilâhî kıskanmadır. Bu vasfından dolayıdır ki Yüce Allah, insanların kendisi dışındaki maddî şeylerden zevk duyduklarını düşünmelerini istemez. Bu sebeple erkek ve kadının cinsi duyguyla birbirlerinde fanî olmalarının etkisinden kurtulup Hakk'a bağlanmaları ve Hakk'a dönmeleri için, başkasıyla tat alma düşüncesinden doğan cünüplükten onları temizlemek istemiştir. Böylece her şeyin aslı ve gerçek varlık olan kendisini hatırlamalarına, O'na dönmelerine imkân hazırlamış olmaktadır.3

Gerek abdest gerekse boy abdesti, maddî bakımdan temizlik aracı olmakla birlikte, özü itibâriyle bunlar sembolik hareketlerdir. Asıl olan, Allah'ın huzuruna çıkmadan önce manevî temizliği sağlamak maksadıyla bir takım hareketlerde bulunmaktır. Suyun bulunmadığı veya su kullanmanın sakıncalı olduğu durumlarda, abdest veya boy abdesti yerine toprakla "teyemmüm" edilmesi bunu göstermektedir.

Hadis-i Şerifte; "Allah sizin dış görünüşünüze bakmaz, fakat kalplerinize ve işlerinize bakar." buyurur. 4 Yani önemli olan dış temizliği değil, iç temizliğidir. İç temizliğinin başta gelen vasıtalardan biri; göz yaşı dökerek, içi yanarak, tam bir pişmanlık duyarak Hakk'a dönmek, tövbe etmektir. Hz. Mevlânâ (ö.672/1273) şöyle diyor: " Bu görünen pislik bir parça suyla arınır. Fakat içte olan pislik arttıkça artar. İçteki pislikler anlaşıldı mı, göz yaşından başka bir şeyle temizlenemez."
Alıntıdır